19 Aralık 2012 Çarşamba

İntibah, Araba Sevdası, Felatun Beyle Rakım Efendi Romanlarının Tahlili


İntibah Romanının Konusu
Namık Kemal'in “İntibah” adlı romanında, aşk ve kadın nedir bilmeyen toy bir gencin, bir hayat kadınına âşık olması, onun rüzgârına kapılıp gitmesi ve hayatının altüst olması anlatılır. Yazar, gençlerin arkadaşlık kuracakları yahut evlenecekleri kişileri seçerken duygularının esiri olmamaları gerektiğini, daha dikkatli olmalarını, aksi takdirde hayatlarının darmadağın olacağını, mutlu olamayacaklarını anlatmak istemiştir.


Ali Bey kibar, yakışıklı, terbiyeli, saf bir delikanlıdır. Çamlıca gezilerinde Mehpeyker adında bir kadınla tanışır. Mehpeyker, İstanbul’un tanınmış fahişelerindendir. Geçmiş yaşamının vermiş olduğu tecrübeyle Ali Bey’i kısa sürede kendisine bağlar. Ali Bey, sevgilisinin bir hayat kadını olduğunu öğrenir, fakat genç olmasının da etkisiyle içindeki arzulara karşı koyamaz. Mehpeyker’in koynunda o güne kadar tatmadığı zevkleri tadar. Fatma Hanım, oğlunu bu fahişenin pençesinden kurtarmak için evine Dilâşûb adında güzel bir cariye satın alır. Ali Bey, bir gece yalıya gittiğinde Mehpeyker’i orada bulamaz. Kendisine ihanet ettiği düşüncesiyle onu terk eder. Hayatını düzene sokmak için Dilâşûb’la evlenir. Ali Bey, Dilâşûb’u çok sever. Birlikte mutlu bir şekilde yaşarlar. Fakat bu mutluluk pek uzun sürmez. Mehpeyker, sevgilisinin kendisini terk edip bir cariyeyle evlenmesini hazmedemez. Haince plânlar yapar, Dilâşûb’a iftira attırır. Ali Bey, bu iftiralara çabucak kanar, karısını bir esirciye satarak evden uzaklaştırır. Ali Bey kendisini içkiye verir, kumar oynar, hayat kadınlarıyla düşüp kalkar. İşinden ayrılır, evi barkı unutur. Mehpeyker, Dilâşûb’u satın alır. Ona her türlü işkence ve eziyeti yapar. Dilâşûb’un namusunu kirletmek, onu da kendisi gibi bir fahişe yapmak için çok uğraşır, fakat bu emeline ulaşamaz. Ali Bey’in yalnız kalınca yine kendisine döneceğini düşünür, fakat böyle olmaz. Bunun üzerine Ali Bey’in ayaklarına kapanıp ondan af diler. Ali Bey, kendisini reddeder. İçindeki intikam ateşi iyice alevlenen Mehpeyker, Ali Bey’i öldürmeye karar verir. Kiralık katil, Ali Bey zannıyla Dilâşûb’u öldürür. Gerçeği öğrenen Ali Bey, Mehpeyker’i öldürür, hapse girer.

Romanda dikkati çeken bir diğer tema “cariyelik/esirlik”tir. Yazar, Mehpeyker’i olumsuz bir tip olarak gösterirken, bir cariye olan Dilâşûb’u olumlu bir tip olarak karşımıza çıkarır. Dilâşûb, yazar tarafından beğenilen, takdir edilen bir kadın tipidir. Konuşmayı bilen, giydiğini yakıştıran, kibar, saygılı, genç ve güzel bir kadındır. Fakat bir cariye olduğu için hiçbir söz hakkına ve yaptırım gücüne sahip değildir.

Namık Kemal, okuyucuya vermek istediği mesajı romanın sonundaki “Son pişmanlık fayda etmez.” atasözüyle çok açık ve net bir şekilde dile getirir. Romanda işlenen temalardan biri de “pişmanlık”tır. Ali Bey, düşünmeden hareket edip çabucak karar verdiği için olayların iç yüzünden habersizdir. Bu nedenle sürekli hatalı davranışlar sergiler ve pişman olur. Mehpeyker, Ali Bey’le olan ilişkisi boyunca hiçbir erkekle birlikte olmamış, hatta parasal destekçisi olan Abdullah Efendi’den içindeki bu sevda ateşi külleninceye kadar -altı ay- izin istemiştir. Fakat Ali Bey, sevgilisini evde bulamayınca işin aslını öğrenme gereği duymadan Mehpeyker’i  terk eder. Ali Bey, çok sevdiği karısıyla ilgili kötü sözler işitince, yine işin aslını öğrenmeden, aceleci davranarak yanlış karar verir. Duyduklarının doğru olup olmadığını araştırmaz. Zavallı Dilâşûb’a kendisini savunma hakkı tanımaz. Onu bir paçavra gibi sokağa atar. Dilâşûb’u başına musallat ettiği için annesini suçlar. Ölene kadar onu affetmez. Fatma Hanım, oğlunu Mehpeyker adındaki fahişenin pençesinden kurtarmak amacıyla Dilâşûb’u satın alır ve oğlunun beğenisine sunar. Ali Bey, önceleri zihninde sadece Mehpeyker’le geçirdiği zevk dakikaları olduğu için Dilâşûb’a karşı soğuk davranır. Fakat Mehpeyker’den ayrıldıktan kısa bir sonra bu güzel cariye ile evlenir. Dilâşûb, kocasının etrafında pervane olur. Karısı hakkında duyduğu kötü sözlerden etkilenen Ali Bey, ne olduğunu açıklama gereği duymadan karısını öldüresiye döver. Ağzını yüzünü kan içinde bırakır. Bununla da yetinmez, onu bir esirciye satarak evden uzaklaştırır. Zavallı Dilâşûb’un çektiği çile bununla kalmaz. Mehpeyker, içindeki intikam ateşini söndürmek için Dilâşûb’u satın alır, ona hizmetçi muamelesi eder, her türlü ağır işleri yaptırır. Sürekli olarak onu aşağılar, ona dayak atar.

Romanda evrensel bir tema olan “aşk” da işlenmiştir. Toy bir delikanlı olan Ali Bey,Mehpeyker’i saf duygularla sever. Mehpeyker, Ali Bey’in ilk aşkıdır. Mehpeyker’le tanıştığı güne kadar böylesi duygulardan haberdar olmayan Ali Bey, cinsel arzularını bu kadınla tatmin eder. Sevgilisinin koynunda geçirdiği zevk dolu dakikaların verdiği sarhoşluk sebebiyle, Mehpeyker’in kötü bir geçmişinin olmasını önemsemez. Mehpeyker de Ali Bey’den ilk görüşte etkilenmiştir. Fakat Mehpeyker’in Ali Bey’e karşı duyduğu sevgi, duygusal değil bedenseldir. Yakışıklı, genç ve güçlü bir erkeğin kollarında geçireceği zevk dolu dakikaların hayaliyle Ali Bey’e yaklaşmıştır.

Romanda yaşanan bir diğer aşk ise, Dilâşûb ile Ali Bey arasındadır. Ali Bey, Dilâşûb’u ilk gördüğü anda ondan etkilenmiş, fakat Mehpeyker’le yaşadığı ilişki nedeniyle ona soğuk davranmıştır. Fakat kendisine ihanet ettiğini zannederek Mehpeyker’i terk ettikten sonra, aradığı mutluluğu ancak Dilâşûb gibi saf ve güzel bir kızla bulacağını düşünür. Dilâşûb’la evlenir. Dilâşûb, Ali Bey’i çok sever, onu mutlu edebilmek için elinden gelen gayreti gösterir. Ali Bey, karısı hakkında duyduğu kötü sözler yüzünden deliye döner. Dilâşûb’a karşı duyduğu sevgiyi ve aşkı çok çabuk bitirir. Dilâşûb, kocasından gördüğü onca vefasızlığa rağmen yine de onu sevmekten vazgeçmez. Romanın sonunda Ali Bey, kendisine kurulan tuzağı öğrenince köşkün penceresinden kaçar. Fakat her zaman yaptığı gibi yine bir vefasızlık örneği sergileyerek, suçsuz olduğunu öğrendiği karısını yanında götürmeyi akıl edemez, köşkte bırakır. Zavallı Dilâşûb, âdeta  Ali Bey’i cezalandırmak istercesine onun paltosunu giyer ve kiralık katil tarafından öldürülmeyi bekler. İçinde yaşadığı toplumda hiçbir hakka sahip olmayan, sürekli hor görülen, aşağılanan Dilâşûb yaşadığı haksızlıklara isyan edercesine ölmek ister.

Kıskançlık” ve “intikam” temaları roman boyunca kuvvetle hissedilir. Mehpeyker’le ateşli bir ilişki yaşayan Ali Bey, bir gece sevgilisini evinde bulamayınca deliye döner. İçinde alevlenen kıskançlık ateşiyle yanıp kavrulur. Sevdiği kadının başka erkeklerle olmasını kabullenmek istemez. Mehpeyker ise sevgilisini bir cariye parçasına kaptırınca deliye döner. Dilâşûb’un kendisinden kat kat güzel olduğunu görünce, duyduğu kıskançlık daha da artar. Dilâşûb’a iftira attırarak bu mutlu birlikteliğe son verir. Kendisini haksız yere terk eden Ali Bey’den intikamını almış olur. Fakat Mehpeyker, bu kadarla da yetinmez. Satın aldığı Dilâşûb’u bir hizmetçi gibi çalıştırır, ona hakaretler eder, işkenceler yapar, dayak atar. Kendisini affetmesi için Ali Bey’in ayaklarına kapanır, fakat yine de reddedilir. Bunun üzerine Mehpeyker, Ali Bey’i öldürtmeye karar verir.


İntibah Romanının Kişileri

Mehpeyker: Ali Bey’i baştan çıkarıp hayatını altüst eden bir hayat kadınıdır. Ali Bey’i Çamlıca’da görür, daha ilk görüşte ondan çok etkilenir. Mehpeyker, karşısında toy bir delikanlı görünce, kendisini namuslu bir ailenin saf ve masum bir kızı olarak tanıtır. Fakat bu yalanın ortaya çıkması pek uzun sürmez. Mehpeyker, akrabaları tarafından kandırıldığını, bu yüzden kötü yola düştüğünü anlatır. Ali Bey, daha önce böylesi bir ilişki yaşamadığından Mehpeyker’in rüzgârına kapılıp gider.

Boyu posu düzgün, siyahımsı samur saçlı, incerek düz kaşlı, noktalı yeşil gözlü, siyah uzun kirpikli, hafif sarı üzerine, dalgalı koyu al yanaklı, irice çekme burunlu, ufacık ağzı şehvet ifade eden kor dudaklı bir afet…” (s.38)

Kadının adı Mehpeyker’di. Terbiye ve ahlâk bakımından Ali Bey’in tamamen zıddıydı. Alçak ve namussuz bir aileden yetişmiş; daha on dört-on beş yaşlarına gelmeden rezaletin her çeşidini öğrenmiş; kendini bu yolda yetiştirenleri fersah fersah geride bırakmıştı. On beşini bitirdiği zaman artık profesyonel bir aşifteydi. Biraz okuyup yazma öğrendiği ve hemen bütün vakitlerini İstanbul’un tanınmış aşifteleriyle geçirdiği için şeytanî zekası çok gelişmişti. Periler kadar güzel, Haccâc kadar dirayetli bir şeytan yaratılmış olsaydı, istediği adamı elde edip ona keyfinin istediği şekilde tahakküm etmekte ancak, bu yosma kadar maharet gösterebilir veya belki de gösteremezdi.

Son derece şehvet düşkünü olduğu için hoşlandığı erkekleri binbir cilveyle hükmü altında tutmak ister ve bu işi de hemen daima ustalıkla becerirdi.

Güzel erkekleri gerçekten severdi; fakat yılan bir çiçeği nasıl severse bu da öyle severdi; yılan bir adama nasıl sarılırsa bu da öyle sarılmak isterdi; mezar bir vücudu nasıl kucaklarsa bu da öyle kucaklamaya çalışır; onun yalnız kendisine mahsus olmasını ister, zavallıya artık dünya yüzü göstermezdi.
” (s.39-40)

Ali Bey, evi barkı unutur. İşyerine ise arada bir uğrar. Gece gündüz Mehpeyker’in yalısından çıkmaz. İçkiye de alışır. Ali Bey, bir akşam yalıya geldiğinde Mehpeyker’i evde bulamaz. Elinde sürekli dolup boşalan içki kadehiyle sabaha kadar, sinirli bir şekilde bekler. Mehpeyker’in geçmişini düşününce içindeki kıskançlık ateşi iyice alevlenir. Sevgilisinin başka erkeklerle birlikte olduğunu zanneder. Sabahleyin Mehpeyker yalıya gelince, Ali Bey’i öfkesinden çıldırmış bir hâlde bulur. Ali Bey, bağırıp çağırdıktan sonra bir deste parayı sevgilisinin suratına fırlatır ve yalıyı terk eder.

Aradan günler geçer. Mehpeyker, Ali Bey’in bu yaptıkları için pişman olup geri döneceğini düşünür, fakat sevgilisi geri dönmez. Bir süre sonra Ali Bey’in Dilâşûb adında genç ve güzel bir cariyeyle evlendiğini duyar. Ali Bey’in aklını çelmek, onu tekrar kendine çekmek için ona birkaç kez mektup yazar, fakat yanıt alamaz. Bunun üzerine Ali Bey’i Dilâşûb’dan ayırmaya karar verir. Dilâşûb hakkında bilgi sahibi olmak amacıyla onu yakın takibe alır. Bir gün hamamda Dilâşûb’u görür, vücudunu incelemeye başlar, göbeğinde iki tane ben olduğunu görür. Ali Bey’in evine gönderdiği bohçacı kadınlar sayesinde Dilâşûb’la ilgili bir bilgi daha öğrenir. Buna göre Dilâşûb kâğıda bir şeyler yazarken Ali Bey içeri girmiş, karısının ne yazdığını merak etmiş ve kâğıdı almak istemiş. Fakat Dilâşûb bu kâğıdı kocasına göstermek istememiş, yırtıp atmıştır. Mehpeyker bohçacı kadından aldığı bu habere çok sevinir. Çünkü rakibini mahvetmek için elinde iki tane koz vardır artık: Dilâşûb’un göbeğindeki benler ve kocasından sakladığı mektup.

Ali Bey, Çamlıca’da bir kahvede otururken Mehpeyker’in koruyucusu Abdullah Efendi ile bu iş için tutulmuş Pertev Ağa yüksek sesle, Dilâşûb adındaki cariyenin ne ateşli bir kadın olduğundan, göbeğindeki benlerden, sevgilisine mektup yazarken kocasına yakalanmasından, korkusundan mektubu yırttığından, bu cariyenin Ali Bey’in evine satılmadan önce de pek çok erkekle ilişki kurduğundan konuşurlar. Karısı hakkındaki bu tatsız konuşmaları duyan Ali Bey, öfkesinden deliye döner. Hızla evine gider, hiçbir şey söylemeden, karısına açıklama yapma fırsatı vermeden onu bir güzel döver. Daha sonra onu bir esirciye satar. Olacakları daha önceden tahmin eden Mehpeyker, esircilere haber bırakmıştır. Dilâşûb’u kendisi satın alır. Zavallı kadına her türlü kötülüğü yapar; hakaret eder, dayak atar. Bu şekilde ondan intikam alır. Onu da kendisi gibi ahlâksız bir kadın yapmak için odasına erkekler gönderir. Fakat Dilâşûb direnir, namusuna leke sürdürmez. Mehpeyker türlü işkenceler yapar, ama yine de Dilâşûb’un namusunu kirletmeyi başaramaz.

Mehpeyker, Ali Bey’in yalnız kalınca dayanamayıp kendisine koşacağını düşünür, fakat böyle olmaz. Ali Bey, hayata küsmüş bir şekilde kendisini içkiye, kumara, kadına kaptırmıştır. Ali Bey kendisini terk edince, Mehpeyker onu öldürtmeye karar verir. Koruyucusu Abdullah efendi ile birlikte bir plân yaparlar. Hırvat adında bir kiralık katil tutarlar. Tenha, ıssız bir bağ evinde eğlence düzenlerler. Ali Bey’i de bu eğlenceye davet ederler. Mehpeyker, kocasının ölümünü görüp daha fazla acı çekmesi için Dilâşûb’u da köşke götürür. Dilâşûb bir fırsatını bulup kocasına tuzak kurulduğunu anlatır. Ali Bey polis çağırmak için köşkten ayrılır. Dilâşûb ise kocasının paltosunu giyer. Kiralık katil, Ali Bey’i öldürdüğünü zannederek bıçağını Dilâşûb’un kalbine saplar. Polislerle birlikte köşke gelen Ali Bey, Dilâşûb’u kanlar içinde bulur, pişman olduğunu söyleyerek ondan af diler. Dilâşûb ölür. Ali Bey, kanlı bıçağı alarak Mehpeyker’in vücuduna saplamaya başlar. Acı çeksin diye bıçağı vücudunun önemsiz yerlerine vurur. Son olarak bıçağı Mehpeyker’in kalbine saplar ve onu öldürür.

Ali Bey: Romanın baş kahramanıdır. Zengin bir ailenin tek çocuğu, yirmi bir-yirmi iki yaşlarında, son derece yakışıklı bir delikanlıdır.

Ali, sarı benizli, fazlaca sinirli ve kanı oynak bir çocuktu… Her neye merak sarsa, her işini bir yana bırakır, dünyayı unutur, sadece onunla meşgul olurdu. Bir şeyi arzu eder de gerçekleştirmesinde küçük bir engele rastlarsa, arzusu ne kadar önemsiz olursa olsun, onu gerçekleştirmek için en büyük fedakârlıktan çekinmezdi. Hatta ufak bir emelinden meyus olunca günlerce hastalanır; geceleri gizli gizli ağlardı.” (s.19-20)

Ali Bey, babasının sağlığında ve hele on dört-on beş yaşına geldikten sonra, dünyada kültürden başka sevilecek, arzulanacak bir şey bulamaz olmuştu. Dünyayı unuturcasına meşgul olduğu şey varsa dersleriydi. Küçük bir maksat için büyük bir fedakârlığı göze almak gerekse, nüshası pek az bulunan bazı kitapları kırk-elli misli fiyatla seve seve satın alırdı. Hastalanırsa, herhangi bir şey için bahse tutuşup da yenildiği zaman hastalanırdı. Ağlarsa, okuduğu kitaplarda zor bir meseleye rastlayıp da onu çözemediğinden dolayı ağlardı.” (s.20)

Ali Bey, yirmi yaşındayken babasını kaybeder. Babasının ölümüne çok üzülen Ali Bey, günlerce kendisine gelemez, bir köşeye çekilip sürekli ağlar. Fatma Hanım, bu acı olayı unutması ve biraz da neşelenmesi için oğlunu Çamlıca gezilerine gönderir. Ali Bey o güne kadar kız peşinde koşmamış, kızlarla arkadaşlık yapmamış saf, toy bir delikanlıdır. Ali Bey, Çamlıca gezilerinde Mehpeyker adında bir hayat kadınıyla tanışır. Mehpeyker, kendisini namuslu bir ailenin saf bir kızı olarak tanıtır. O güne kadar aşk denen duyguyu tatmamış olan Ali Bey, Mehpeyker’e tüm kalbiyle bağlanır, ona sırılsıklam âşık olur.

Ali Bey, Mehpeyker’in bir hayat kadını olduğunu öğrenir, arkadaşlarına “Ben onu namuslu bir aile kızı olarak tanımış ve sevmiştim, meğer yanılmışım. Bugünden itibaren yüzüne bakarsam namert olayım.” (s.66) der; fakat insan bir kere sevdaya tutulmayagörsün. Hele de bu kişi ali Bey gibi hayatında hiçbir kadınla ilişki yaşamamış toy bir delikanlı olursa… Mehpeyker, Ali Bey’i ikna etmeyi başarır, yalısına davet eder, kirli geçmişinin verdiği tecrübeyle Ali Bey’e o güne kadar tatmadığı hazları tattırır.

Ali Bey, âdeta Mehpeyker’in esiri olur. Eve barka uğramaz olur, işyerine de düzenli olarak gitmez. Gece gündüz Mehpeyker’in yalısındadır. Mehpeyker’in koynunda geçireceği ateşli, zevk dolu saatlerin dışında hiçbir şeyin önemi yoktur Ali Bey için. Mehpeyker’le tanıştıktan sonra Ali Bey’in kişiliği, davranışları bütünüyle değişir. Kısa bir süre sonra içkiye de alışır.

Fatma Hanım oğlunun bir fahişeyle düşüp kalktığını öğrenince, oğlunu bu kadının elinden kurtarmak için Dilâşûb adında dünya güzeli bir cariye satın alır. Ali Bey, Dilâşûb’u daha ilk görüşte beğenir, fakat Mehpeyker’le geçirdiği zevkli dakikaları hatırlayınca bu güzel cariye gözünden siliniverir.

Ali Bey, bir gün yalıya gittiğinde Mehpeyker’i bulamaz, onun başka erkeklerle buluştuğunu düşünür. Sabaha kadar Mehpeyker’i bekler. İçindeki kıskançlık, kin ve nefret iyiden iyiye şiddetlenir. Mehpeyker sabahleyin yalıya döner. Ali Bey içindeki tiksintiyi Mehpeyker’in üzerine kusar; cebinden çıkardığı bir deste parayı kafasına fırlatır ve yalıyı terk eder.

Mehpeyker, Ali Bey’in kendisini bırakıp bir cariye parçasıyla evlenmesini kaldıramaz. Kendisini bağışlatmak için türlü girişimlerde bulunur, fakat hiçbir sonuç alamaz. Ali Bey’i Dilâşûb’dan ayırmak için haince bir plân yapar. Ali Bey, birkaç adamın ağzından Dilâşûb’un göbeğinde iki tane ben olduğu, sevgilisiyle mektuplaştığı, Ali Bey’in evine satılmadan önce de pek çok erkekle ilişkisi olduğu gibi çirkin sözler duyar. Bu iftiralara çabucak kanan Ali Bey, duyduklarının gerçek olup olmadığını araştırıp öğrenmeden olanca siniriyle evine gider, zavallı Dilâşûb’u yerden yere vurur. Bununla da yetinmeyerek onu bir esirciye satar.

Ali Bey, hem Mehpeyker hem de Dilâşûb olayında öfkesine yenik düşerek aceleci davranmıştır. Gerçekte ne Mehpeyker kendisini aldatmıştır ne de Dilâşûb. Karşısındaki insanlara açıklama yapma imkânı vermediği için gerçekte neler olup bittiğini bilmez. Bu yüzden hatalı davranışlar sergiler.

Ali Bey, önce Mehpeyker ardından Dilâşûb tarafından aldatılınca –gerçekte böyle değildir– her şeye kahreder. Sürekli içer, kumar oynar, kadın peşinde koşar. Hayatı darmadağın olur.

Dilâşûb: Oğlunu Mehpeyker adındaki hayat kadınının pençesinden kurtarmak amacıyla Fatma Hanım tarafından satın alınan cariyedir. Dilâşûb, her yönüyle Mehpeyker’den üstün bir kadındır. Tertemiz bir kalbi olan Dilâşûb, güzelliği, giyim-kuşamı, konuşması ve davranışlarıyla dört dörtlük bir kadındır.

Dilâşûb’un saçları sırma gibi parlak sarı; alnı, vicdan saflığının aynası denilecek surette duru beyaz; kavisli ve kalınca kaşları, saçlarına nispetle biraz kumral; tatlı mavi gözleri en duygusuz kalplerde bile sevda uyandıracak derecede mahmurdu. Çehresi âşıkane bir soluk beyaz üzerine gül pembesi gibi tatlı bir renkteydi. Yüzünün rengindeki saflıkla uyumlu güzellik, açılmasına bir gün kalmış bir zambak goncasına benziyordu. Parlak, pembe ve ince dudakları, birbirine sarılmış iki gül yaprağını andırıyor; aralarından inci dişleri çiğ damlacıkları gibi görünüyordu. Çenesi, henüz yaprakları dağılmamış bir beyaz katmer gül sanılırdı. Hele gerdanı, şeffaflığından dolayı, damarlarının dışa akseden latif rengiyle, tasvir edilemeyecek kadar güzeldi. Boyu, bir kadına yakışacak kadar uzun ve her erkeği meftun eyleyecek derecede narindi. Beli on-on iki yaşlarında bir çocuğun kollarıyla tamamen sarılabileceği kadar inceydi.” (s.95-96)

Dilâşûb, Ali Bey’i ilk görüşte beğenir, ona kanı kaynar. Ali Bey, önceleri soğuk davranır, fakat Mehpeyker’den ayrıldıktan sonra evine döner, Dilâşûb’la evlenir. Dilâşûb, kocasını çok sever. Mutlu bir şekilde yaşarlar. Fakat bu mutluluk fazla sürmez. Mehpeyker’in yaptığı haince plânlar sonrasında Dilâşûb’a iftira atılır. Dilâşûb, hiçbir günahı yokken kocası tarafından öldüresiye dövülür. Daha sonra da bir paçavra gibi sokağa atılır.

Dilâşûb, kocası tarfından bir esirciye satılır. Mehpeyker, yüklü bir bahşiş vererek Dilâşûb’u kendisi satın alır, içindeki kıskançlık ateşinin etkisiyle zavallı Dilâşûb’a türlü işkenceler yapar, hakaret eder, dayak atar, bir hizmetçi gibi en ağır işleri yaptırır. Mehpeyker, bunlarla yetinmeyip Dilâşûb’un namusunu kirletmek, onu kendisi gibi rezil, çirkef bir kadın yapmak ister. Dilâşûb’a  türlü oyunlar, zalimce işkenceler yapmasına rağmen yine de bu amacına ulaşamaz. Dilâşûb, her türlü işkenceye göğüs gererek namusunu korur.

Dilâşûb her şeye rağmen kocasını sevmeye devam eder. Bağ evinde kocasına tuzak kurulduğunu öğrenir. Bir fırsatını bulunca Ali Bey’e duyduklarını anlatır. Ali Bey sadece Mehpeyker’den alacağı intikam düşüncesiyle pencereden kaçar, fakat zavallı Dilâşûb’u da beraberinde götürmeyi akıl edemez. Dilâşûb, sevdiği erkeği ölümden kurtardığı için son derce mutludur. Ali Bey’in geride bıraktığı paltosunu giyer. O sırada içeri giren kiralık katil, Dilâşûb’u Ali Bey zannederek bıçaklar. Ali Bey, polislerle birlikte köşke gelir, karısını kanlar içinde bulur. Ali Bey, karısının suçsuz olduğunu öğrenir, ondan af diler. Fakat son pişmanlık fayda etmez. Dilâşûb ölür.

Fatma Hanım: Ali Bey’in annesidir. Kocasının ölümünden sonra tek dayanağı oğlu olur. Oğlunu çok sever, onun mutluluğu için elinden geleni yapar. Fatma Hanım, oğlunun Mehpeyker adında bir hayat kadınıyla düşüp kalktığını öğrenince üzüntüsünden kahrolur. Oğlunu o şeytanın pençesinden kurtarmak için, evine Dilâşûb adında güzel bir cariye satın alır. Ali Bey, bu güzel cariyeyle evlenir. Bir süre mutlu bir şekilde yaşarlar. Fakat Mehpeyker’in yalanlarına kanan oğlu Dilâşûb’u evden kovar. Ali Bey, bu fahişeyi eve getirip başına musallat ettiği için annesini suçlar, onu hiçbir zaman affetmez. Öyle ki, Fatma Hanım hastalanıp günlerce yatağa düştüğünde dahi doktor çağırıp ilaç almak bir kenara dursun, hatırını sormaya bile gelmez. Fakat her şeye rağmen Fatma Hanım, oğlu için hayır duasında bulunur.

Atıf Bey: Ali Bey’in çalıştığı dairede kendisiyle yaşıt olan arkadaşıdır. Karakter olarak uyuştukları için, birlikte gezip dolaşırlar. Atıf Bey, yakın arkadaşı olan Ali Bey’i her zaman kollamaya çalışır, Mehpeyker konusunda uyarır, fakat başarılı olamaz. Rumeli’ye tayini çıkar. Dayısı aracılığıyla arkadaşının zor durumda olduğunu öğrenince, ona her ay düzenli olarak para gönderir.

Mesut Efendi: Atıf Bey’in dayısıdır. “İstanbul’un her köşesine sokularak çeşitli olayların içinde yoğrulmuş, dünyanın kaç bucak olduğunu anlamış, tecrübeli bir adamdı.” Mesut Efendi, Ali Bey’in bir fahişeye sevdalandığını öğrenince onu uyarmaya çalışır. Fakat onun bu kadından vazgeçemeyeceğini çok iyi bilmektedir. Çünkü Mesut Efendi’ye göre “aşk tıpkı hastalık gibidir; birden gelir, fakat bir türlü gitmek bilmez.” (s.67) Ali Bey’in bu kadın yüzünden eve barka uğramaz olduğunu duyunca, annesine durumu anlatır. Oğlunu bu kadının elinden kurtarmak için, evine güzel bir cariye almasını tavsiye eder.

Abdullah Efendi: Son derece sahtekâr, ahlaksız, acımasız, yüzüne bakılmayacak derecede suratsız, çirkin bir adamdır. Dolandırıcılık, adam öldürme, kadın ticareti gibi pis işlerle uğraşır. Mehpeyker’e aşırı derecede tutkundur. Ondan istediği ilgiyi görmese de, ona her ay düzenli olarak para yardımında bulunur. Mehpeyker’in koruyucusudur. Mehpeyker, ne zaman başı sıkışsa, Abdullah Efendi’nin yanına gider. Mehpeyker, Ali Bey kendisini terk edince, ondan intikam almak ister. Abdullah Efendi ile birlikte haince bir plân yaparlar. Dilâşûb’a iftira atarak onu Ali Bey’den ayırırlar. Mehpeyker yalnız kalan Ali Bey’in kendisine geri döneceğini düşünür, fakat yanılır. Mehpeyker, o andan itibaren Ali Bey’i düşman olarak görür. Abdullah Efendi ve Mehpeyker, Ali Bey’in öldürülmesine karar verirler. Abdullah Efendi, Hırvat adında bir kiralık  katil tutar.

Mehpeyker’e son derece tutkun olan bu herif, Suriye’nin belki en ahlâksız, en alçak adamlarından biriydi. Ortak olduğu birkaç büyük tüccarı, binbir hile ve düzenbazlıkla batırarak çok para kazanmış ve bilhassa Mısır’la yaptığı ticaret işlerinde yanılmaz bir maharet ve azalmaz bir gayret göstererek servetini kat kat artırmış, Suriye’nin sayılı zenginleri arasına girmişti. Yaşı yetmişi geçtiği hâlde kadın, kız peşinde koşmaktan hâlâ kendini alamıyordu. Yüzüne bakılmayacak derecede suratsız, çirkin bir herifti.

Yüzü çiçek bozukluğundan delik deşik, rengi zenci kırması denilebilecek derecede koyu esmerdi. Birkaç defa Mısır göz ağrısı denilen hastalığa tutulduğu için gözleri hem perdeli, hem de çipildi. Göz kapaklarında kirpik diye bir şey kalmamıştı. Alt kısmı frengiden dökülmüş çentik, yarım burnu; fırça yüzü görmemiş paslı, çürük dişleri, daima açık duran yayvan, salyalı ağzı; uyuz hayvan tüyü kadar seyrek bıyık ve sakalı, yüzünün letafetini (!) bir kat daha artırıyordu… Karakterinde ahlâksızlığın her çeşidi mevcuttu…

Bu iğrenç ve aşağılık mahlûka, en âdi kadınlar bile, para kuvvetiyle dahi tahammül edemedikleri için, musallat olduğu kötü kadınları altına gark etmekle beraber, canlarının istediği erkekle düşüp kalkmada ve her türlü eğlencede serbest bırakıyor; avuç avuç verdiği altınlara karşılık, yalnız ara sıra bir iki saatlik iltifatlarıyla yetiniyordu. Hülâsa deyyus kelimesiyle dahi tasvip edilemeyecek kadar mezhebi geniş bir herifti…
” (s.104)

Hırvat: Abdullah Bey’in Ali Bey’i öldürmesi için tuttuğu kiralık katildir. Mehpeyker, Ali Bey’i Dilâşûb’dan ayırınca, sevgilisinin tekrar kendisine döneceğini düşünür. Fakat Ali Bey, Mehpeyker’in ısrarlı çağrılarına kulak asmaz, onu reddeder. Bunun üzerine Mehpeyker, Abdullah Efendiile birlikte, Ali Bey’i öldürmek için kiralık bir katil olan Hırvat’ı görevlendirir. Plâna göre tenha bir bağ köşkünde bir eğlence düzenleyip Ali Bey’i çağıracaklar. Ali Bey, iyice sarhoş olunca da Hırvat, onu bıçaklayarak öldürecektir. Fakat işler plânlandığı gibi gitmez. Kocasına tuzak kurulduğunu öğrenen Dilâşûb, her şeyi anlatır. Ali Bey polis çağırmak için pencereden kaçar. Dilâşûb ise Ali Bey’in paltosunu giyer. Karanlıkta içeri giren Hırvat, Dilâşûb’u Ali Bey sanarak öldürür.

Pertev Ağa: Abdullah Efendi’nin Dilâşûb’a iftira atması için görevlendirdiği adamdır. Gayet yakışıklı bir delikanlıdır. Mehpeyker, hamamda Dilâşûb’un göbeğinde biri siyah, diğeri kumrala çalan iki tane ben olduğunu görür. Ali Bey’in evine gönderdiği bohçacı kadın sayesinde de Dilâşûb’un elindeki bir kâğıdı, kocasının okumaması için yırtıp attığını öğrenir. Mehpeyker, bu özel bilgileri Abdullah Efendi’ye verir. Abdullah Efendi, Ali Bey’i kandırıp karısından ayırmak için oldukça yakışıklı bir delikanlı olan Pertev Ağa’yı bu iş için görevlendirir. Ali Bey, Çamlıca’da bir kahvede otururken Abdullah Efendi ile Pertev Ağa yüksek sesle konuşmaya başlarlar. Dilâşûb’un benlerinden, sevgilisine yazdığı mektuptan, tanınmış bir fahişe olduğundan bahsederler. Zavallı Dilâşûb’a iftira atarlar.


FELÂTUN BEY İLE RAKIM EFENDİ 

I. OLAY ÖRGÜSÜ

Romanın kahramanlarından Felatun Bey ile Rakım Efendi aynı yaşlarda, aynı derecede eğitim görmüş yakın iki arkadaştır. Felatun Bey isminden dolayı kendini çok bilgili, kültürlü biri olarak görür çevresine de böyle görünmeye çalışır. Hararetli bir kitap toplayıcısıdır. Yeni çıkan ilmi eserlerin hepsini üzerine adının ilk harflerini yazdırmak suretiyle ciltlettirip getirterek kitaplığına koyar. Fakat o, aldığı kitapları hiçbir zaman açıp okumaz. Kendileri büyük bir devlet dairesinde çalışmakla birlikte, buraya pek uğramayıp her geçen gün değer yargılarına biraz daha yabancılaşarak güzel Fransız kadınlarıyla çıkarlara dayanan kısa ömürlü aşklar yaşarken, kötü sonunu hazırlamakta olduğunun farkında değildir. 
Rakım Efendi ise tam tersi, ağırbaşlı, çalışkan, vaktini boşa harcamayan biridir. Onun ilişkileri karşılıklı çıkarlara dayanmamaktadır. Rakım Efendi de gezip eğlenmeyi, çalgılı alemleri sevmektedir ama, ona göre her şeyin bir ölçüsü vardır. Rakım Efendi, Fransızca, Arapça ve Farsça’yı anadili gibi bilmektedir. Onun bu özelliği, Asmalımescit semtinde oturan İngiliz ailenin dikkatini çeker ve evin kızlarının babası Bay Ziklas, Rakım Efendi'den, kızlarına ders vermesini ister. İngiliz kızlarına ders vermeye başlayan Rakım Efendi, bu kızlardan birinin kendisine aşık olduğunun farkında değildir. Kendisi de ev işlerine yardım etmesi için alınan güzel hizmetçisi Canan'a âşık olmuştur. Çaresiz fakat, temiz aşklar ile karşı karşıya kalan Rakım Efendi ile menfaatler üzerine kurulu ilişkiler içinde yaşayan Felatun Bey'in maceralarını okurken, bir dönemin yaşantı biçimini oluşturan değer yargılarının panoramasıyla karşılaşacaksınız.
Bu romanda A.Mithat'ın ortaya koyduğu temel karşıtlık Felatun Bey’le Rakım Efendi'nin temsil ettikleri tembellikle israf ile çalışkanlık ve tutumluluk arasındadır. A.Mithat, batılılaşmayı yanlış anlayan Felatun Bey'in karşısına doğru anlayan Rakım Efendi'yi koyarak ideal sayabileceğimiz bir Osmanlı efendisi çizer. Romanda Felatun'dan daha çok üzerinde durulan Rakım para işlerinde dikkatli,çalışarak kazanan,fakirken durumunu düzeltebilen başarılı bir adamdır.Rakım'ın biraz da A.Mithat'ın kendisi olduğu ortadadır.Bu iki adamı karşılaştırmak amacı romanın konusunu da belirler.Felatun ile Rakım'ı benzer olaylar ve durumlar içerisine yerleştirerek aralarındaki farkı belirler.
II. TEMALAR

Ferdi Tema

Eserde en çok dikkat çeken ferdi temaların başında aşk konusu gelmektedir.Rakım ile Canan arasında yaşanan saf ve temiz aşk, bu duygunun kural ve sınıf tanımadığını ortaya koyması bakımından önemlidir.Öyle ki biri kültürlü öbürü ise para karşılığı satın alınan cahil birisidir, ancak bunun yanında Canan zamanla Rakım tarafından- bir nevi yazarın isteğiyle diyebiliriz- kendisine layık bir duruma getirilince bu fark ortadan kalkmıştır.Diğer yandan İngiliz kızlarının özellikle Can’ın Rakım’a karşı beslediği karşılıksız aşk duygusu da dikkate değer bir olaydır.
Eserde şehvet duygusuna da yer verilmiştir.Josefino’nun kendinden yaşça küçük olmasına rağmen Rakım’a karşı hissettiği cinsel duygularla karışık insani sevginin romanda önemli bir yeri vardır.
Kıskançlık duygusuna da az da olsa aşk duygusu dahilinde yer verilmiştir.Bu daha çok paylaşmaya karşı duruş şeklindeki bir histir.Bu duyguyu da gerek Canan’da gerek İngiliz kızlarının her ikisinde de birbirlerine karşı kendini göstermektedir ki bu da yine Rakım’a karşıdır.
Ayrıca acıma duygusu da güçlü bir şekilde hissettirilmiştir.Rakım Can’ın kendisine karşı beslediği tek taraflı aşk yüzünden düştüğü amansız hastalık nedeniyle her geçen gün daha da erimesini görünce ona çok acımaktadır.Ancak bu hastalığın sebebinin kendisi olduğunu öğrenince, üzüntüsü ve acıma duygusu onda adeta ıstırap haline gelmiştir.

Sosyal Tema

Eserde sosyal tema ferdi temaya göre daha arka planda kalmıştır.Aslında yazar ağırlıklı olarak tek bir sosyal temayı işlediği için eserin bütününden bu konuyu çıkarmak pek kolay değildir.Bu konu ise “Batılılaşma” konusu ve batılılaşma karşısında bizim toplumumuzun ve kültürümüzün nasıl etkilendiği meselesidir.Eserde Rakım Efendi ve Felatun Bey, iki örnek tip ele alınarak batılılaşmayı nasıl anladığımız masaya konmaya çalışılmıştır.Batılılaşma ve çağdaşlaşma yolunda Avrupa’dan yalnız bilim ve teknik yönünden faydalanmamız gerektiği gerçeği okuyucuya verilmek istenmiş.Bunun dışında kalan yaşam biçimi, milli zevklerimiz, milli kültürümüz asırların birikimiyle zaten bizde en özgün biçimde mevcuttur düşüncesi dile getirilmiştir.
Eserde bunun yanında o zamanların amansız hastalığı olan “Verem” konusu da işlenmiştir.Bu hastalık o zaman için tedavisi olmayan ve kurtuluşu zor olan bir hastalık olduğu için halk arasında korku duyulan bir durumdur.

III. KİŞİLER

A.Fonksiyonları Bakımından Kişiler
a.Birinci Derecedeki Kişiler

Rakım Efendi: İki zıt tipin karşılaştırılması şeklinde oluşturulan bu romanda en çok konu edilen kişi Rakım Efendi ağırbaşlı, çalışkan, vaktini boşa harcamayan biridir. Onun ilişkileri karşılıklı çıkarlara dayanmamaktadır. Rakım Efendi, Fransızca, Arapça ve Farsça’yı anadili gibi bilmektedir. Bu özellikleriyle Rakım Efendi kültürlü, bilgili, çağdaş ve batılılaşmayı doğru anlayan bir tip olarak göze çarpmaktadır. Aynı zamanda o,ahlaklı ve iyi huy olarak gördüğümüz tüm davranışları üzerinde toplamıştır ki bu yönüyle tam bir Osmanlı beyefendisi özelliği göstermektedir.
Rakım Efendi saydığımız özellikleriyle adeta okuyucunun zihninde bir melek olduğu düşüncesini uyandırmıştır. Ancak yazar bu durumda romana müdahale ederek Rakım Efendi’nin sonuçta bir insan olduğu gerçeğini okuyucuya göstermektedir. Bunu da roman içerisinde gerek Josefino ile girdiği gizli, ancak pek de fena sayılmayacak ilişkiden gerek ev içinde Canan ile girdiği ilişkiden gerekse de çok nadir de olsa Felatun Bey hakkında zihninden geçirdiği haklı ve olumsuz düşüncelerden yararlanarak okuyucuya göstermektedir.

Felatun Bey: Romandaki zıt kişiliklerden olumsuz tarafı temsil eden Felatun Bey isminden dolayı kendini çok bilgili, kültürlü biri olarak görür çevresine de böyle görünmeye çalışır. Kendileri her geçen gün değer yargılarına biraz daha yabancılaşarak güzel Fransız kadınlarıyla çıkarlara dayanan kısa ömürlü aşklar yaşarken, kötü sonunu hazırlamakta olduğunun farkında değildir.
Yazar bu tip sayesinde okuyucuya yapmaması gereken davranışları açık bir şekilde söylemekte ve okuyucunun Rakım Efendi ile bu tip arasında bir seçim yapmasını istemektedir, ancak Felatun Bey’in çirkin taraflarını göstererek seçimi okuyucuya bırakmıştır. Ayrıca zamanın genel düşünce yapısı Felatun Bey üzerinde toplanarak taklitçiliğin etkisiyle kişinin yozlaşması okuyucuya çok çarpıcı bir şekilde verilmiştir.


b.Hasım veya Karşı Gücü Temsil Eden Kişiler

Romanda varlığını açık olarak hissettiğimiz düşman veya karşı gücü temsil eden bir tip bulunmamaktadır, ancak bu bahiste Rakım Efendi’nin tam zıttı davranışlar sergilemesi bakımından Felatun Bey’i zikredebiliriz.

c.Arzu Edilen ve Korku duyulan Kişiler ya da Kavramlar

Burada Canan’ın adını verebiliriz. Rakım Efendi Canan’ı satın aldığı ilk sıralarda bu kızın sağlıksız ve bakımsız durumda olması sebebiyle Canan’a herhangi bir ilgi duymamıştır, fakat Canan’daki zarifliği ve güzelliği daha ilk bakışında fark etmiştir. Dadı Kalfa’nın iyi bakıcılığı ve Rakım’ın da çok yakın olarak ilgilenmesi sonucunda adeta Canan’ın içindeki cevher ortaya çıkmıştır. İleride yönlendirici kişiler bahsinde sayacağımız Josefino’nun etkisi yardımıyla da Rakım bu çekiciliğe daha fazla karşı koyamamıştır.Bunun yanında Dadı Kalfa da Canan’ı etkilemekte ve ona Rakım’ı nasıl etkileyeceği konusunda taktikler vermektedir.Gerek Dadı Kalfa gerek Josefino mükemmel kişiliklere sahip olan bu iki çocuğun birbirine çok yakışacağını düşünmekte ve her ikisi de bu çocukları etkilemek ve birbirine kavuşturmak için başarılı olana kadar büyük çaba harcamışlardır.

d.Yönlendirici Kişiler

Josefino: Bu kişi roman içerisinde büyük bir etkiye sahip olması sebebiyle önemli bir yere sahiptir. Bir arkadaş toplantısında Rakım’la tanışan Josefino Rakım’la daha yakın bir ilişki kurmak için özel bir çaba harcamış, Canan’a ders vermeyi sadece Rakım’ın dostluğu karşısında kabul etmiş, kısa süre sonra Beyoğlu’ndaki kendi evinde Rakım’la bir muhabbet içerisine isteyerek girmiştir ve böylece kendi egosunu tatmin etmiştir. Belki bu tatminlikten dolayıdır ki yaşça küçük olmasına rağmen çok beğendiği Rakım’ı en az Rakım kadar sevdiği Canan’a daha layık gördüğünü söylemiştir.Bu yolla Canan’la Rakım’ın mutluluğuna büyük katkıda bulunmuştur.

Dadı Kalfa(Fedayi):Yönlendirici özelliği Canan üzerinde ağır basan Fedayi eve ilk geldiği sıralarda toy ve eğitimsiz olan Canan’ın yetişip serpilmesinde büyük etki yapmış, Rakım’ın gözü önünde Canan’ın yeniden doğmasını sağlamıştır. Bunu yaparken de bu iki çocuğu birbirine çok yakıştırdığı için kızın içine Rakım’a karşı aşk tohumunu kendisi serpmiştir. Bu kişinin evde yapılması gereken bazı işlerin ve halledilmesi gereken eksiklerin tamamlanması için Rakım’ı uyarması bakımından da bir yönlendirici tarafı bulunmaktadır.

Doktor Z: Doktor İngiliz kızın Rakım’a karşı duyduğu derin aşk sebebiyle ince hastalığa düştüğü sırada romana girmiştir. Yaptığı ilginç muayene sonunda teşhisi koymuş ve kızın dermanının da Rakım Efendi’de bulunduğunu belirtmiştir. Burada Mister Ziklas’ı kızla Rakım’ın evlenmesi gerektiğine inandırması bakımından yönlendirici bir kimliğe sahiptir.

e.Alıcı Kişiler

Can: Bu romanda alıcı kişi olarak en başta Can’ı sayabiliriz. Rakım bu İngiliz kızlara ders vermeye başladıktan ilk zamanlardan beri her ikisini de büyük ölçüde etkilemiştir, ancak bunun farkında değildir. Gerek düzgün bir fizik ve yüz yapısına gerek iyi huy ve ahlaka sahip olması bakımından kızlara kendisini sevdirmiştir.Öyle ki, Can aradan geçen yaklaşık bir sene sonra devasız bir derde tutulmuş,günden güne erimeye başlamıştır.Tabii ki Rakım’ın bu durumdan haberi ancak bu anda oluyor.Ancak anlaşılmaz bir şekilde Can yakalandığı bu amansız hastalıktan kurtuluyor ve tekrar hayata dönüyor.Bu olayda Can’ın rolüne bakacak olursak Can kendi kendini böyle bir derde düşürüyor ve sonunda da akıl almaz zararlar görüyor.

Margrit: İngiliz kızlardan Margrit kardeşi Can kadar etkilenmese de roman içinde Rakım’dan o da etkilenmiş ve hayatından eskisi kadar zevk almamaya başlamıştır. Zira Margrit de babası tarafından bu olaylarda daha fazla zarar görmemesi için İstanbul’dan başka bir yere gönderilmiştir. Kısaca Margrit için de Rakım’la yakınlaşması sonucu onun da olumsuz yönde etkilenen kişilerden olduğunu söyleyebiliriz.

Polini: Bu kişilik romanda para ve zevk düşkünü olan ve varlıklı erkekleri sömüren bir özellikte verilmiştir. Bu kadın alafranga kültürünün tipik bir örneği olarak görünmekle beraber hafiften de meşrep biridir. Roman içerisinde Felatun’a kumar gibi kötü bir alışkanlık karşısında destek olmakta onu teşvik etmektedir.Gece alemlerinde,kumar masalarında Felatun’un serveti tükenince Polini Felatun’u terk etmiş,ancak Rakım’ın tüm uyarılarına rağmen Felatun bu olaydan sonra durumu anlayabilmiştir.Bu özellikleriyle Polini çıkarcı ve şeytan kadın olarak karşımıza çıkmaktadır.

f.Yardımcı Kişiler

Mister ve Misters Ziklas: Bu iki kişilik sadece Rakım Efendi’nin iyi özelliklerini dile getirme, okuyucuya sunma, aynı zamanda Felatun Bey’in çirkinliklerini de hatırlatarak bu iki kişilik arasındaki farkın hatırda kalmasını sağlamak amacıyla romanda yer almaktadır. Aslında iyi ile çirkin olanın karşılaştırılmasının yapıldığı romanda gerçekte yazarın düşünceleri olan iyi huy ve erdemlerin savunulması çoğunlukla bu iki kişinin ağzından verilmek istenmiştir.Bu kişilerin romandaki rolleri bundan ibarettir ve yardımcı kişi olarak gözümüze çarpmaktadırlar.

Dekoratif unsur Durumundaki Kişiler ve Kavramlar

Mihriban Hanım: Roman içerisinde pek bir görevi olmamakla beraber Felatun Bey’in kardeşi olarak ara sıra hatırlanmaktadır. Mihriban Hanım alafranga hayatı seçmiş olan bir aileden gelmiş olmasına rağmen babasının ölümünden sonra Felatun Bey kendisiyle ilgilenmemiş, kendisi de orta halli biriyle evlenerek alaturka hayata mahkûm olmuştur. Bilgisiz ve narin yetiştirildiği için bu evlilikten sonra kocası tarafından bir eğitime tutulmuştur. Kişinin aslına dönmeye mecbur kalmasını göstermesi bakımından romanda önemli bir yere ve role sahiptir.

B. Tipleri Bakımından Kişiler
B.1. Toplumsal Tipler
B.1.1. Kadın Tipleri
B.1.1.a. Orta Halli ve Koruyucu Kadın Tipi

Dadı Kalfa(Fedayi): Bu romanda Fedayi koruyucu kadın tipine en iyi örnek olarak görünmektedir. Rakım Bey’in babası öldükten sonra Rakım’ın annesiyle beraber bu çocuğa annelik yapmış, annesi öldükten sonra da Rakım’a adeta can yoldaşı olmuştur. Kendi çocuğu yerine koyduğu Rakım’ın mürüvvetini görmeyi tam bir anne edasıyla istemiştir. Rakım’ın Canan’ı satın almasından sonra da Canan’ı kızı yerine koymuş ve Rakım’a karşı sergilemiş olduğu koruyuculuk görevini Canan’a da göstermiştir.Romanda almış olduğu isim de bu özelliğine uygunluk göstermektedir.

B.1.1.b. Düşmüş Kadın Tipi

Polini: Bu tipe birebir uymamakla beraber Polini’yi, Felatun Bey’in serveti tükenince onu terk etmesi bakımından bu bahiste yazabiliriz.Polini bir hayat kadını değildir ancak yiyici bir kadın olarak görünmektedir.Onun bu durumu ise Felatun hariç bütün Beyoğlu ahalisi tarafından bilinmektedir ve Rakım tarafından da uyarılmasına rağmen Felatun kendini bu gafletten kurtamaya bile çalışmamıştır.Bu tipin romandaki bir başka özelliği de erkeği avucunun içine almayı çok iyi beceren bir karaktere sahiptir.

B.1.2. Genç Kız Tipleri
B.1.2.a Duygulu(Onurlu) Genç Kız Tipi

Can: Bu romanda Can kendi içinde yaşadığı fırtınaları dışa vurmayan veya vuramayan, hislerini içine atarak sonunda kendi çöküşünü hazırlayan, ancak ölüm döşeğinde duygularını dışa vurabilen bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır.Tüm bu iç fırtınalarına rağmen kalbinde başkası olduğuna inandığı Rakım’ı kendisi gibi feci bir sona mahkum etmemek için reddetmiştir.Anlaşılmaz bir şekilde hayata tekrar döndükten sonra da neredeyse kendi sonuna sebep olacak olan aşkını kalbine gömmeyi başarmıştır.

Margrit: O da kardeşi gibi duygulu bir kişiliğe sahiptir.En az Can kadar Rakım’dan etkilenmiş ve kardeşi hayattan kopmaya başladıktan sonra da onun gibi olmamak için duygularına esir olmadan onları bastırmayı başarmıştır.Fakat İstanbul’dan ayrılırken o da sırrını Rakım’a açmıştır.

B.2. Fırsatçı Tipi

Rakım Efendi: Rakım Efendi genç yaşta olmasına rağmen büyük bir olgunlukla kendi durumunu düzeltmek ve ailesi saydığı iki kişiyi daha rahat yaşatmak için eline geçen fırsatları değerlendirmeyi bilmesi bakımından fırsatçı bir kişiliğe sahiptir.

Felatun Bey: Bu kişi ise romanda fırsatçı özelliğini Rakım Efendi gibi iyiliği ve refahı için kullanmamış, tersine servetini ve şerefini azaltacak yerlerde fırsatçılığını konuşturmuştur.Hele günü birlik ilişkiler bulmakta onun üstüne yoktur.

B.3. Ruhsal Tipler

Felatun Bey: Felatın Bey’in ruhsal yapısı romanda işlenmemekle beraber aslında kendi içinde bir çelişki yaşadığı açık olarak görülmektedir.Asıl bağlı olduğu kültürel yapıyı göz ardı ederek aslında yabancı olduğu bir yaşama kendini dahil etmiş olması bakımından ruhsal ve düşünce yapısında bazı bozukluklar var diyebiliriz.

B.4. Esir Tipler

Canan: Bu romanda dönemin sosyal yapısı hakkında da bilgi alabileceğimiz bu bahiste en iyi örnek olarak Canan’ın adını verebiliriz.Rakım Efendi bu kızı satın aldıktan sonra onu sanki esir değil de evlatlık almış gibi davranmış, sonraları ise onunla evlenmeyi bile gerçekleştirmiştir.Canan da bu kaderine karşı gelmemekte, efendisine ve dadına karşı görevini layıkıyla yerine getirmektedir.
Bunun dışında gerek Ziklas ailesinin gerek Josefino’nun hizmetçileri de roman içerisinde yer yer ortaya çıkmaktadırlar.Onlar da bu kavrama dahil oldukları için bu bahiste söylenebilirler.

IV. ZAMAN

A.Sosyal Zaman

Bu romanda zaman kavramı belirtilmemiş, olayların gerçekleştiği ve kişilerin bulunduğu zaman tam olarak verilmemiş, bu kavramın okuyucunun kendisi tarafından anlaşılması sağlanmaya çalışılmış.
Felatun Bey ile Rakım Efendi adlı romanda olaylar XIX. yy.’ın sonları ve XX. yy.’ın başlarında geçtiği anlaşılmaktadır.Bu da Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya yüz tuttuğu için aydınların devleti kurtarma çabasına düştüğü, türlü fikirlerin ortaya atıldığı yıllara denk gelmektedir.Bu dönemde Türk aydınlar Avrupa’ya gitmiş, orada gördükleri yenilikleri kendi vatanlarına getirmeye çalışmışlardır.Bu çabalar sonucunda birçok yenilik yapılmış, her alanda iyileştirmeye gidilmiştir. Ancak kültürümüzde görülen aşırı yozlaşma, dilimize giren aşırı fazla yabancı sözcük, batılılaşmayı ve gelişmeyi yanlış anlamayla gelen taklitçilik nedeniyle yenilik hareketleri amacını bulamamıştır.
Romanda da gördüğümüz alafranga kültüre özenti ve kendi benliğine giderek uzaklaşma olgusuna bakacak olursak romanda sosyal zamanın 1870 ve 1880’li yıllar olduğu anlaşılmaktadır.Aynı zamanda Rakım Efendi’nin Fransızca tercümeler yapmasına bakacak tahminimizin doğru olduğu anlaşılmaktadır.Çünkü Batıdan yapılan çeviriler ilk defa Tanzimat yıllarında yoğun ve sağlıklı olarak yapılmıştır.

B.Ferdi Zaman

Ahmet Mithat Efendi’nin bu eserinde ferdi zaman sosyal zamana göre daha belirgin bir haldedir.Roman kişilerinin yaşadığı olaylar belli bir kronolojik sıraya konmuştur, ancak yazar yer yer geriye dönerek belli bir zamandır unutulan kişiler hakkında bilgi vermiş ve o anda ne halde olduklarını okuyucuya bildirmiştir.
Yazar olayları anlatmaya geriden başlamış, ana kişilerin öz geçmişlerini ve hayatlarını okuyucuya anlatmıştır.İlk iki bölüm Felatun Bey ve Rakım Efendi’nin böylece aile hayatlarının ve geçmişlerinin anlatılmasıyla geçmiştir.Romanın asıl bölümleri ise üçüncü bölümde başlar.
Buna rağmen ikinci bölümde Rakım’ın eğitimine kendi çabasıyla dört yıl faydalı bir şekilde devam ettiği söylenmiştir.
Üçüncü bölümde Rakım İngiliz kızlara derse gitmeye başlar, aynı zamanda da Canan’a ders vermeye başlar.Bir ay sonra Canan Türkçe’yi öğrenmedeki başarısıyla İngiliz kızları geçer.Canan Rakım’ın evine geleli üç ay olmuştu ki Canan’ın iyileştiği her geçen gün daha da belli olmakta,güzelleşip serpilmeye başlamıştır.
İngiliz kızlara ders vermeye başlayalı altı ay olmuştu ki kızlar Türkçe’yi iyi öğrenmişler, okuyup yazmakla kalmamış ve düzgün cümleler kurmaya başlamışlar, dili yanlışız kullanmaya başlamışlardır.
Eserde bir ara unutulmuş olan Feletun Bey aradan geçen üç ay içerisinde Polini’nin nasıl biri olduğunu anlamış, paraların suyu çektiğini görünce aklı başına gelmiştir.Artık boş yere yapılan masraflar ona ağır gelmeye başlamıştır.Polini bu arada Felatun’u terk etmiş ve Felatun bu olayları Rakım’a anlatmıştır.
Rakım’ın Canan’ı satın almasının üzerinden bir seneden fazla süre geçmişti ki bu iki genç olayların sonunda evlendiler.
Can’ın ise iyileşmeye başlayıp da ilk olarak ayağa kalkmasının ardından iki buçuk,üç ay kadar geçmişti ki Margrit İskenderiye’den ve Can’ın yavuklusu İzmir’den ve Margrit ile evlenmesi yine bu aralık kararlaştırılan bir yeğeni de Halep’ten gelip kasım üzeri bunların evliliği yapılmıştır ve düğünde Rakım bile oynamıştır.
Bu düğünün üzerinden de altı ay geçmişti ki Canan ile Rakım’ın bir erkek çocukları oldu ve bu mutlu haberle yazar sözlerine son vermektedir.

V. MEKÂN

Geniş Mekânlar

Romanda geniş mekân fazla önem taşımamakta, ancak yaşanılan yerin büyük bir şehir olduğu hemen okuyucu tarafından anlaşılmaktadır.Romandaki geniş mekân Osmanlı’nın dışa açılan penceresi olan İstanbul gibi büyük bir şehirdir.
İstanbul Türk halkı için daima çok önemli bir merkez olmuştur. Türk milleti gerek Anadolu’ya girdikten sonra gerek Osmanlı kurulduktan sonra her zaman İstanbul’a ulaşmaya çalışmıştır.Halk yüzyıllar boyunca oradan yönetilmiş, bütün yenilikleri ilk İstanbul halkı görmüş, orası Türk milletinin adeta vitrini olmuştur.
Romanda da gördüğümüz gibi şehir hayatı çok hareketli verilmeye çalışılmış ve büyük kentlerin mozaik olma özelliği başarılı bir şekilde işlenmiştir.Romandaki İngiliz ailesine, Çerkez esire(CANAN),Rakım’ın Rum dostlarına ve Fransız Josefino’ya bakacak olursak bunu daha iyi anlayabiliriz.

Ana Mekânlar

Bu romanda ana mekânlar sınırlıdır.Romanda ana mekânın sınırlı oluşu, romanın bütününün belli birkaç farklı alanda başlayıp bitmesi , olayların sınırlı bir çevrede gelişmesinden ve kişilerin de az olmasından dolayıdır.Ancak romanın böyle olması kişiler arasındaki ilişkilerin daha açık ve daha ayrıntılı olarak verilmesine zemin hazırlamıştır.
Romanda olaylar en çok Rakım’ın evinde gerçekleşmektedir.Bunun dışında Mister Ziklas’ın evi ve Josefino’nun evi eserde yer almakta ve bazı kısımlarda önemli sayılabilecek olaylar bu mekânlarda geçmektedir.Romanda Rakım’ın evi çok ziyaret edildiği için yazar orayı tasvir etme ihtiyacı duymuştur: Ev bir katlı idi.Zemide mutfak,kiler,odunluk ve ev altı vardır.Ev üç odalı ve bir salonlu, duvarları kağıtlı ve boyalıdır.Yerlerde güzel halılar döşelidir.Bu özellikleriyle tam bir Türk evi görüntüsündedir.
Bunun dışında fazla ve gereksiz mekân tasvirlerine yer verilmemiştir.

İç Mekânlar

İç mekân romanda olayların çoğunlukla gerçekleştiği yerler olmasına rağmen kişilerin ruh hallerine fazla etki etmediği için tasvire de gerek duyulmamıştır.Bu iç mekânlarda da olaylar belli bölümlerde sınırlı kalmış, genellikle evlerin salonlarında geçmiştir.Sadece birkaç bölümde: Canan’ın bir defa Rakım’ı bir defa da Josefino’yu yatırmak için Rakım’ın odasına girilmiş, yine Rakım’ın evinde İngilizlere verilen davette diğer odalara geçilmiştir.

Dış Mekânlar

Dış mekânlar da eserde sıkça yer bulmuş,ancak bunlar hep Rakım Bey bir yerden bir yere giderken sadece adı geçen yerlerdir.Buralar Beyoğlu, Posta Sokağı, Postabaşı, Tophane, Salıpazarı gibi yerlerdir.Bu yerler devamlı Rakım’ın yol güzergahını belirtmek için anılmıştır.
Ayrıca bir de hep beraber gittikleri Kağıthane’deki kır gezintisi vardır.Bir günlerini burada geçirdikleri için yazar da bu tabiat parçasının o anki durumunu biraz okuyucuya verme ihtiyacı duymuştur.

Mekân-İnsan İlişkisi

Eserde mekânın insan üzerinde herhangi bir etkisi yoktur.Bu yüzden tasvire de çok yer verilmemiştir.Ancak evlerin genel durumunun aile yaşantısına uygunluğu bakımından bazı değerlendirmeler eser içerisinde kişilerin ağzından yapılmıştır.Örneğin Rakım’ın evi tam olarak Türk ev yaşantısına uymaktadır.Bunun yanında Felatun Bey’in babasının kendi evlerini alafranga yaşantısına göre düzenlemesi önemli bir ayrıntıdır.

Mekân-Eşya İlişkisi

Eserde mekân-eşya ilişkisi de kişilerin yaşam biçimlerine göre dikkate alınmış, yaşadığı yerler kültür farklarına göre döşenmiştir.Eşyalar da kişiler üzerinde etki bırakan unsurlar olmadığı için eşyaların ev içindeki dizilişleri, mekânla olan uyumlulukları ve eşya tasvirleri gibi konulara önem verilmemiştir.

VI. BAKIŞ AÇISI VE ANLATICI

A.Anlatıcının Konumu

Felatun Bey ile Rakım Efendi adlı romanda gözlemci anlatıcı (yazar Anlatıcı) tekniği kullanılmıştır. Bu tekniğe göre anlatıcı olaylara görgü tanığı konumundadır ve olaylara belli bir mesafede durur. Yazar gördüklerini ya nesnel olarak anlatır ya da etken bir biçimde olaylara kendi düşüncelerini de katar.
Gözlemci anlatıcı bu romanda da olduğu gibi bazen kendini açıkça belli eder, olayları keserek araya girer ve kendi fikrini söyleyerek okuyucuya kendi tercihini sorar.Diğer taraftan anlatıcı hakim bir konumdadır ve olayların öncesini sonrasını ve o anını bilir.O her zaman her yerde ve her olup biteni bilir, yeri gelince her şeyden haber verir.
Diğer yandan olaylara müdahalesi, kişileri yönlendirmesi, soru sorması ve yanlı tutumuna bakacak olursak yazar anlatma yöntemini kullanmıştır.Esere baktığımız zaman olayların geçmiş zamanda gerçekleştiği ve sonradan anlatıcı yazar tarafından okuyucuya bildirildiği görülür ki bu da anlatma tekniğinin bir özelliğidir.

B.Anlatıcının Tutumu
Ahmet Mithat Efendi’nin bu eseri romantizmin etkisinde yazılmış bir eserdir.Yazarın kendi tasarrufu eserde baya etkili bir şekilde kendini göstermektedir ve yazarın yanlı tutumu etkisiyle okuyucu yönlendirilmeye çalışılmaktadır.
Romanda iyi ile kötünün karşılaştırılması yapılmış iyinin yanında kötü olan da açık olarak gözler önüne serilmektedir.Burada yazarın düşünceleri gerçekçi bir tutumla verilmek istenmiş iyinin savunuculuğu yapılmıştır.
Felatun Bey’in yozlaşmış kişiliği ve taklitçiliği eserde yerilmiş, okuyucuya “Kendi özüne sahip çık.” denilerek Rakım Bey övülmüştür.

Yazarla Eseri Arasındaki İlişki

Eser yazarın, kalemine ne derece hakim biri olduğu konusunda bir kanıt niteliğindedir.Düşüncelerini halka ifade etmek için bir araç olarak kullandığı romanı eğitici bir unsur olarak görmüştür.
Anlatma tekniğini kullandığı bu eserinde yazar, halka sunmak istediği düşüncelerini Rakım Bey’in ağzından vermiştir.Bu duruma bakacak olursak yazar bu romanda bir nevi kendini anlatmıştır.Belki de bundan dolayı olayların geçmişini ve geleceğini bilmektedir ve hakim bir bakışla esere dahil durumdadır.


C.Anlatım Açısı

Yazar eserinde bir fikrin savunmasını yaptığı için kişilerden ve anlatım biçiminden ziyade olayları öne çıkarmaya çalışmıştır.Kişiler arasındaki etkileşim, kişilerin iyi ve kötü tarafları çerçevesinde doğru ve yanlış olanın değerlendirmesi, kişilerin birbirini yönlendirmesi gibi unsurlar eserde yazarın istediği şekilde kullanılmıştır.
Esere farklı kişilerin gözüyle baktığımız zaman olayları bazen dıştan içe bazen de içten dışa olarak gözlemleriz.Bu bakımdan eserin baş kahramanlarından Rakım Efendi yeri geldiğinde yönlendirici yeri geldiğinde yönlendirilen kişi olabilmektedir.
Eserde aslında içten dışa dönük anlatım fazla yer almamaktadır, ancak gerçekte yazarın düşünceleri olan Rakım’ın Felatun hakkındaki düşünceleri ve bunun tam tersi Felatun’un Rakım hakkındaki düşünceleri iç konuşmaları şeklinde verilmiştir.
Felatun Bey ile Rakım Bey metninde hangi olay ya da kişi romantizm akımının özelliklerini en iyi ifade eder? neden?? 


Felatun Bey. Çünkü babasının servetini fütursuzca harcayan, gösteriş meraklısı bir concon; kadın düşkünü, kumarbaz, alafranga yaşayışı tatbikinde dejenerasyona sapmış, işsiz güçsüz madara bir adamdır. Rakım Efendi ise alın teriyle para kazanan ve bencil olmayan bir insandır.Mr.Ziklas adlı biR adamın kızlarına ders verir.


Felatun Bey ve Rakım Efendi romanı metin okuyucu ilişkisi bakımından nasıl bir nitelik taşır?

Felatun Bey ile Rakım Efendi romanı okuyucuyu bilinçlendirmek için ahlaki ve sosyal sorunlarla ilgili fikirler veya dersler içermektedir yazar kahramanlar arasında taraf tutarak okuyucuyu bilinçlendirmek ister bunu yaparkende sürekli felatun beyin hatalarına odaklar okuru, okur romandaki kötü olayların merkezinde onu gördüğünden iyiyi sembolize eden rakım efendi karekteri okurları olumlu yönde etkiliyebilmektedir.


Felatun Bey ve Rakım Efendi romanına ait metinde temel çatışmayı ifade eden 2 kavram nedir ve temel çatışmanın oluşturduğu tema nedir?

zenginlik fakirlik çatışması değil mi?.çünkü biri zengin ve şımarık ,diğeri ise fakir birisi.

Felatun ßey ile Rakım efendi romanında ele alınan toplumsal sorunlar nelerdir?

Emek harcamadan babasının mirasına konan, bu serveti kötü yolda harcayan yanlış batılılaşmış bir kişilik olan felatun bey karakteriyle bu kötü özellikler eleştirilmektedir devrin sosyal yaşantısın da batılaşmayı yanlış kavrayıp uygulamaya kalkan insanların başlarından bu tür pek çok olayın geçtiğini pek çok insanın bundan zarar gördüğünü söylemek çok da yanlış olmaz felatun bey gibi karakterler ahlak bakımından da zayıf olduklarından ve söz dinlemediklerinden sonuçta zarar gören hep bu tip karakterler olmuştur devri için önemli bir diğer sorun da kötü kadınlarla arkadaşlık kurmasının vahim sonuçlarıdır. felatun bey böyle bir kadınla ilişki kurmuş ve kumarda bütün servetini kaybetmiştir. rakım efendi ise kumara bulaşmayan ahlaklı çalışkan dürüst ve bu olumlu niteliklerinin yanı sıra fransızca' ya olan hakimiyeti dolayısıyla da doğru batılaşmanın sembol şahsiyetidir onun roman boyunca yazar tarafından övülmesi romandaki diğer kahramanların onu haklı bulmaları eserin batılılaşmanın nasıl olması gerektiği konusunda yazılmış olabileceği sonucuna bizi götürür roman da işlenen toplumsal sorunlar günümüzde de yaşanmaktadır ahlaksız bilgisiz söz dinlemeyen insanların başlarından geçen kötü olaylara yazılı ve görsel basında sıkça karşılaşmaktayız yüzyıllar öncesinde ki sorunların günümüzde de benzerlerine rastlamaktayız.
Sizce felatun bey ile rakım efendi neden iyi(mutlu)bir sonla bitiyor


romantizm akımının etkisinden dolayı mutlu sonla biter..

Araba Sevdası Romanının Tahlili(İncelenmesi)
Araba Sevdası:
Yazarı:                Recaizade Mahmut Ekrem
Türü:                 Realist   Roman
Özelliği :            İlk realist roman, Tanzimat dönemi 
Araba Sevdası Romanının Özeti:
Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur. Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştür. Alafrangalığa özenir, süsü, gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz bir gençtir. Her fırsatta az buçuk bildiği Fransızcasıyla terziler, ayakkabıcılar ve garsonlarla konuşur. Böylece Batılı olduğunu sanır.
Devrin pahalı eğlence yerlerinde arabasıyla gezerken Çamlıca tepesine çıkar. Güzel bir arabada sarışın, kibar görünüşlü bir kız görür. Hemen ona âşık olur. Ertesi hafta yine oraya gider. Bin bir özenle yazdığı mektubu kızın arabasına atar. Fakat o günden sonra onu bir daha göremez. Yemeden içmeden kesilir, zayıflar. İşini, annesini ihmal eder. Arkadaşlarından Keşfi Bey aşkını öğrenir. Ona kızın öldüğünü, ailesini yakından tanıdığını, bir de ablası bulunduğunu söyler. Bihruz Bey bu yalana inanır.

Aradan günler geçer, Bihruz Bey’in aşkı yavaş yavaş küllenir. Şehzadebaşı’nda dolaşırken, tutulduğu kıza rastlar. Fakat onun sevgilisi değil, ablası olduğunu düşünür. Güçlükle kadının yanına yaklaşır, üzüntüsünü bildirir, kız kardeşine olan aşkından söz eder. Mezarın yerini sorar. Kadın güler. Bihruz Bey’e onunla nerede karşılaştığını açıklar ve kız kardeşi bulunmadığını söyler. Alaylı kahkahalar atar. Bihruz Bey düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister. Fakat pot üstüne pot kırarak daha gülünç olur. Utançtan kıpkırmızı kesilir. Sonra, bir yolunu bularak oradan ayrılır.
Tahlil
Araba Sevdası, Recaizade Mahmud Ekrem'in 1898 yılında yayımlanan romanıdır. 1889 yılında yazılan eser, Türk edebiyatında ilk realist roman örneği olarak kabul edilmektedir. Bihruz Bey tam da dönemin burjuva gençliğinin olması gerektiği gibi Fransız sevdalısı bir gençtir, ona göre Türkçe kaba ve yetersiz bir dildir. Türkler kaba medeniyetten yoksun insanlardır, Türkçe gerekmediği sürece konuşulmamalıdır. Bununla birlikte yine o dönem yüksek memur ve tüccar çocuklarının genelinde olduğu gibi Fransızcaya da hakim değildir, ve Türkçe Fransızca karışımı Tarzanca bir dil ile konuşur, öyle ki doğru dürüst Fransızca şiir çevirisi bile yapamaz, ayrıca Bihruz Bey hiçbir işi olmayan, vefat eden babasından kalan mirasla geçinen mirasyedi bir insandır ve tüm işi akşama kadar lüks alafranga kıyafetler ısmarlamak için zamanın ecnebi kabul edilen esnafını gezmek, kır kahvelerinde ve mesire yerlerinde lüks aracıyla caka satmak olan bir insandır. Yine Bihruz beyin diğer bir karakteristik özelliği ise istediği her şeye sahip olması ve bunun verdiği şımarıklığın pençesinde olmasıdır ki hikayenin ana kısmı da biraz da bu konu üzerinden gelişir. Bihruz Bey yine bir Açıkhava eğlence yerine (park diyebiliriz fakat giriş ücretli bahçeli havuzlu bir mekân) eğlenmek lüks kıyafetleri, lüks asaları ve gayet pahalı olan at arabası ile caka satmak için gitmişken yine kendisi gibi gayet lüks bir araçtan inen lüks kıyafetlerle inen iki kadın görür, ve birden bu kadınların birine aşık olur, yalnız buradaki aşık olma olayı bence yazarın da anlattığı gibi kadına aşık olmaktan ziyade adamın kendi kafasındaki kadın modeline aşık olmasıdır, yani kadının soylu bir aileden gelmesi zengin olması ve alafranga görüntüsü. Olaylar gelişirken kadınların aslında arabayı şans eseri bulmuş gayet sıradan insanlar olduğu hatta eşinden ayrıldıktan sonra zaman için kötü addedilen bir kadınla gezen bir taze dul olduğu ortaya çıkar, bunu öğrendikten sonra Bihruz Bey olay yerinden koşarak uzaklaşır ve roman biter. Tabii burada olay hikâyenin gelişmesi sırasındaki hadiselerdir çünkü bu şekilde anlatıldığında hikâye gayet yavan kalmaktadır, fakat hikâye okunursa görülür ki yazar dönem entelektüel çevresi sayılabilecek jöntürklerin "zengin çocuklarına" ve yüksek memur çocuklarına ağır eleştirilerde bulunmaktadır. Kitap sıradan bir aşk hikayesini anlatmakla beraber, dönemin gerçeklerine ayna tutar Recaizade Mahmut Ekrem Bey, ve belki de kendisi ile ilgili bir özeleştiri de yapar satır aralarında çünkü kendisi de o dönemin aydınlarındandır. Kitaptaki ilginç mevzulardan biri de Bihruz Bey annesi ile konuşurken araya Fransızca kelimeler sıkıştırması annesinin bunları anlamaması ve Türkçelerini söylemesini istemesi fakat gencin konuştuğu Türkçe kelimeler de aslen Arapça ve farsçadır, belki de bu yazar tarafından özellikle böyle istenen bir durumdur. Sonuç olarak bu hikaye aslen Bihruz Bey ‘in Periveş Hanıma olan aşkının anlatılıyormuş gibi göründüğü bir eser olsa da aslında o dönemin toplumu ile ve sosyal yapısı ile ilgili önemli eleştiriler yapmaktadır, ve bu aşk hikayesi ekseninde tüm Osmanlıyı etkileyen batı etkisini, ( bu batı etkisi de aslen üzerimizdeki doğu etkisinin üzerine gelmiştir) inceliyor.
KONU
Bir devlet memurunun oğlu olan Bihruz Bey yarım yamalak bir öğrenim görmüş, 23-24 yaşlarında bir gençtir. Babası ölünce, annesiyle kendisine 28.000 liralık bir servet kalır. Yazları Çamlıca'da, kışları Süleymaniye'de oturur. Bütün merakı pek zarif arabasıyla gezinti yerlerinde dolaşıp kendini göstermek, herkesten daha şık giyinmek, Türkçe cümleler arasında Fransızca sözcükler kullanmaktır. Berber, garson, terzi ve kunduracılara, Fransızca konuşur. Çalışmakta olduğu işyerine ara sıra uğrar.
Bir gün yine arabasıyla Çamlıca'da dolaşırken, yepyeni bir landonda çok güzel bir sarışın kıza rastlar, hemen aşık olur. Bu, Periveş adlı bir kadındır. Bihruz Bey, kıza çiçek sunar, ertesi hafta arabasına bir mektup atar. O günden sonra da kızı bir daha görmez. Onu çok yüksek bir aileden zanneder, türlü türlü hülyalara kapılır.
Bihruz Bey'in Keşfi Bey adında bir daire arkadaşı vardır. Keşfi Bey yalancılığıyla ünlü bir adamdır. Bir gün kızdan haber alamadığı için üzülen Bihruz'a Periveş'in öldüğünü söyler. Delikanlı kendini büyük bir acıya kaptırır, ne yazık ki sevgilisinin mezarının nerede olduğunu bile bilmemektedir. Bu arada serveti de tükenmektedir.
Bir ramazan akşamı köleler başında dolaşırken birden bire kıza rastlar, onu sevgilisinin kız kardeşi zannederek yanına gider, Periveş'in mezarını sorar. Sonunda, gördüğü kızın Periveş olduğunu, fakat öyle sandığı gibi yüksek bir aileden olmayıp tersine düşkün bir kadın olduğunu anlar ve Periveş'le yanındaki Çengi Hanım'ın hakareti ve gülüşmeleri arasında oradan uzaklaşır.
KİTABIN ANAFİKRİ
Romanın teması:  Gösteriş düşkünü olmanın doğurduğu olumsuz sonuçlar.
Bu eserden dış görünüşün insanı yanıltabileceği ve dış görünüşe fazla aldanılmaması gerektiği yargısı çıkarılmaktadır. Bunun yanında insanın olayları kendi istediği gibi algılamayıp gerçeği görmesinin gerektiği, o zamanlarda görülen ve yabancı hayranlığından kaynaklanan Fransızca ile karışık bir dil kullanma durumunun kişilerin anlaşmasında zorluklar yarattığı ve önyargılı davranışların insanı ne derece hataya sürüklediği anlatılmaktadır.
ŞAHIS KADROSU
BİHRUZ : Bihrus Bey, "Araba Sevdası" romanının baş kişisidir. 23-25 yaşlarında, kısaca boylu, güzel giyimlidir. Kişilik ve sahip olduğu değerler bakımından oldukça zayıftır. Batılılara özenen bir züppedir. Etrafındakilerle sürekli olarak Fransızca konuşması bu özentinin sonucudur. Ölçüsüz bir mirasyedi olan Bihruz Bey, oldukça savurgandır. Ayrıca gerçeklerden kaçan birisidir. Bütün hayat anlayışı başkalarına gösteriş yapmaktır.
KEŞFİ : Bihruz’un daireden arkadaşıdır. Sürekli olarak yalan söyler, yalanlarıyla Bihruz’u kandırır.
PERİŞEV : Bihruz’un aşık olduğu kadın. Ancak Bihruz’un sandığı gibi soylu ve zengin değildir. Eşinden ayrılmış ve annesiyle birlikte oturan yoksul bir kadındır. Çengi Hanımla kurduğu arkadaşlık erdemlerini yitirmesine neden olmuştur.
MÖSYÖ PİYER : 65 yaşlarında, siyasete ilgi duyan Fransızca öğretmeni. Memleket meseleleriyle ve siyasetle ilgili haberlere önem veren bir tiptir. Menfaatçi ve içten pazarlıklıdır.
BİHRUZUN ANNESİ : Oğlunun davranışlarını onaylamaz, ancak onu baba otoritesinden yoksun bir biçimde şımartarak yetiştirmiştir. Oğluna söz dinletemez. Bihruz, tek çocuğu olduğu için her isteğini kabul edip şımartmıştır.
NAİM EFENDİ : Bihruzun çalıştığı Kalemdeki kişilerden biri. "Ayaklı Kütüphane" diye nitelendirilecek kadar bilgilidir. Doğu ve Batı edebiyatları hakkında çok şey bilir.
Kahramanlar arasındaki bağıntılar nelerdir?
Bihruz Bey ile Keşfi Bey arkadaştırlar. Periveş Hanım’la da Çengi Hanım arkadaştırlar. Mösyö Piyer ise Bihruz Bey’in Fransızca öğretmenidir.
Kahramanlar hangi sosyal tabakaya mensupturlar?
Bihruz Bey eski vezirlerden artık hayatta olmayan ‘.....’paşanın oğludur. Keşfi Bey ‘de birinci sınıf bir insandır. Öğretmen Mösyö Piyer orta tabakadan bir insandır. Periveş Hanım ve Çengi Hanım ise düşük tabakadandır.
Yazar kahramanlarını seçerken nelere dikkat etmiştir?
Recaizade Mahmut Ekrem edebiyatımızın ilk eleştirmeni olması nedeniyle batı hayranlığını tenkit edebileceği kahramanlar seçmeye dikkat etmiştir. Bihruz Bey karakterini bu  düşünceye uygun olarak kurgulamıştur.
Olaylar karşısında kahramanların durumu nasıldır?
Bihruz Bey Periveş hanıma aşık olmuştur. Yalnız sevdiği kadının öldüğünü duyunca çok üzüntülü bir yaşam sürdürür. Her şeye boş verir. Periveş hanım ile arkadaşı ise olaylar karşısında dalgacı tavırları vardır. Mösyö Piyer  kendi çıkarını düşünmektedir. Keşfi  Bey’in  yalan üzerine kurulu bir yaşamı vardır.
ZAMAN :
Roman, Tanzimat döneminde, 1870 yılında geçen olayları anlatıyor. Bu dönemde, Tanzimat Fermanı ile günlük yaşamda söz konusu olmaya başlayan değişim romana yansıyor. Recaizade Mahmut Ekrem, bu dönemi Batılılaşmanın yanlış anlaşıldığı bir dönem olarak değerlendirip eserine yansıtıyor. Özenti ve taklit batılılaşmanın zararlarını ortaya koyuyor.
Romanda zaman ifadesi olarak yıl, ay, gün ifadeleri geçmekte, gece gündüz kavramları olayın yaşanış zamanını ortaya koymaktadır. “16 yıl, ,iki yıl, bütün gece, bütün hafta ….” gibi ifadeler geçmektedir.
MEKAN :
Olay nerede veya nerelerde geçmektedir? Buranın belli başlı özellikleri nelerdir?
Olay Çamlıca parkında geçmektedir. Çamlıca parkı; büyük gösterişli ve gerçekten gönül açıcı bir bahçesi vardır. Renk renk çeşit çeşit bir sürü ağaçlar vardır. Biraz ileride düzlüğün ortasında üstü kapalı çevresi açık kulübe tarzında ufak tefek büfeler vardır. Biraz ileride büyük bir göl ve gölün üstünde köprü vardır. Oralarda birde gazino vardır.
DİL VE ANLATIM
Eserin dili anlaşılır nitelikte midir?
Recaizade Mahmut Ekrem tek romanı olan Araba Sevdası’nda süslü ve ağır bir dil kullanmıştır. Fransızca kelimeler ve tamlamalar dikkat çekiyor. Romanında aşkı, pişmanlığı, merhameti ve bir insanın gözler önünde nasıl eriyip gittiğini konu edinmiştir. Betimlemeye sık rastlanır ve anlatım 3.tekil şahsın ağzından yapılmaktadır.
Yazar, sözcükleri kullanırken seçici davranmış mıdır?
Yazarın kullandığı sözcükler özellikle seçilmiş gibidir. Çok zengin anlamlı kelimeler kullanılmıştır.
Yazar, konuşmalarda ve anlatımlarda dili nasıl kullanmaktadır?
Genelde gayet düzgün bir anlatım dili vardır. Araba sevdası romanında anlatılanlarının gerçekliği belirlenmiştir. Yazarın kendine göre özgü anlatımı vardır.
Anlatım kaçıncı kişi ağzından yapılmaktadır?
Araba sevdası romanında anlatım yazar tarafından yapılmıştır.
Yazar dil ve anlatımı, yaşadığı dönemle uygunluk göstermekte midir?
Yazarın dil anlatımı, yaşadığı döneme uygunluk göstermektedir. Gayet kibar, hoş, özenle seçilmiş şekilde kelimeler kullanıp anlatılmıştır.
Anlatımda akıcılık nasıl sağlanmıştır?
Bihruz Bey’in sevdiği Periveş Hanım’a olan aşkını anlatması ve aşkı yüzünden kederlenmesi romanın anlatımında akıcılığı sağlamıştır.
Yazar, hangi edebiyat anlayışını benimsemiştir?
Yazar, Araba sevdası romanında ‘realist roman’ anlayışını benimsemiştir.
Yazarın edebi kişiliğinde en belirgin özellik nedir?
Yazarın edebi kişiliğinde en belirgin özellik gerçekçi oluşu ve bireysel temaları işlemesidir.
Yazarın Hayatı ve debi kişiliği
RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847-1914 İstanbul)
Recaizade Mahmut Ekrem 1 Mart 1847’de İstanbul’da Vaniköy’de doğdu. 1858’de Mekteb-i İrfan’ı bitirdi. 1862’de Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi’ne girdi. Çeşitli devlet görevlerinde bulundu. Orada Namık Kemal ve başka ilerici gençlerle tanıştı.Sonra Vakit  Tasvir-i Efkar  Tercüman-ı Hakikat ve Terakki gazetelerinde yazmaya başladı.Namık Kemal 1867’de Avrupa’ya kaçınca  Tasvir-i Efkar’ı ona bıraktı.1880-87 yılları arasında Mekteb-i Mülkiye ile Mekteb-i Sultan-i’de edebiyat öğretmenliği yaptı.1895’te eski öğrencisi Tevfik Fikret’i Servet-i Fünun dergisinin başına getirdi.Yenilikçi gençlere yol gösterdi.Edebiyat-ı Cedide’cileri destekledi. Eski edebiyatı tutanlarla tartışmalara girdi.1901’de Servet-i Fünun kapatılınca  Meşrutiyet’e kadar sustu.1908 sonlarına doğru birkaç ay Evkaf ve Maarif Nazırlığı’nda bulundu.Ayan üyeliğine seçildi. Araba Sevdası romanıyla Batı hayranlığını sergilerken Türk edebiyatında gerçekçi romanın ilk örneklerinden birini verdi. 31 Ocak 1914’te bu görevde iken Şişli’deki evinde öldü.
Roman Hakkında Değerlendirme
Eserde batılılaşmayı hazmedemeyen züppe tipi verilmiştir. Romanın kahramanı Bihruz Bey birçok noktalarda Ahmet Mithat’ın Felatun Bey’ine benzemektedir. Olayı 1869 yılında geçen eser gözlemlere dayanılarak realist bir yöntemle yazılmıştır
Romanda gerek olay gerekse karakterler tamamıyla tabii ve yerlidir. Karakterlerin ve olayların tasvirinde realizme son derece sadık kalınmış ve Türk romanında 1880’den sonra yer almaya başlamış olan realist eğilime başarılı bir örnek kazandırılmıştır. Ancak eserin yazılmış olduğu sırada yayınlanmamış olması ve hatta tamamıyla romantik karakterdeki iki hikâyesinin (Muhsin Bey Şemsa) daha önce yayımlanmış bulunması yazarın bu yönünden tanınmasına imkan bırakmadığı gibi realizmin Türk romanında yerleşmesinde de tesirli olamamıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder